Alfred Whitehead'in, "Bütün batı felsefesi Platon'a düşülmüş notlardan ibarettir" dediği nakledilir. Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış bir düşünür Platon. Seksen yıllık ömründe ortaya koyduğu düşünce sistemi, zamana direnerek, verimliliğinden hiçbir şey kaybetmeden bugünlere kadar uzanıyor.
Platon, soylu bir ailenin çocuğu olarak Atina'da dünyaya geliyor. Sokrates'le tanışana kadar şiirler ve trajediler yazmakla ilgileniyor daha çok. Sokrates ile tanışması ise hayatında derin bir iz bırakıyor. Sekiz yıl boyunca Sokrates'in "öğrencisi" olduktan sonra onun baldıran zehrini içerek vefat etmesine şahit oluyor. Biz bugün Sokrates'in düşüncesini de idam edilişini de büyük ölçüde Platon'dan bize kalanlara borçluyuz esasen. Fakat Platon'un Sokrates'inin reel Sokrates ile ne ölçüde örtüştüğü gibi problemlerin de olduğunu unutmamak gerekiyor.
Raphael'in "Atina Okulu" eserinden bir kesit.
Ortada Platon (soldaki) ve Aristoteles.
Sokrates ile tanışması Platon'un yönünü şiir ve trajediden felsefeye çeviriyor. Kendisi ve öğrencisi Aristoteles, felsefeyi sistemli bir hale getirip tüm felsefe tarihinin yörüngesini belirliyorlar. Tabiat filozofları gibi sadece dış dünya ile ya da sofistler gibi yalnızca pratik hayatı ilgilendiren meseleler ile ilgilenmiyorlar. Onlar kendilerine kadar gelmiş dağınık vaziyetteki düşünceyi bir sisteme entegre edip fizikten ahlaka, siyasetten metafiziğe bugün felsefenin alt disiplinleri olarak bildiğimiz alanlara eğilerek tutarlı bir düşünce inşa ediyorlar.
Ben bu yazıda Platon'a dair 2022 yılından beri çeşitli kaynaklardan aldığım notları birleştirip "Platon ve Din Felsefesi" konulu sunumum için bütüncül bir içerik oluşturmaya çalıştım. "Din"in kelime olarak ne Platon'un eserlerinde ne de dönemin Yunanlarının zihin dünyasında yer bulmadığı belirtiliyor kaynaklarda. Fakat Tanrı, ruh, dindarlık gibi kavramlar metinlerde yer alıyor. Platon'un bu temaları özellikle işlediği iki metne işaret ediyordu kaynaklar: Euthyphron ve Yasalar. Muhtemelen Platon'un başka birçok eserinde de din felsefesine konu olacak meselelere değiniliyordur fakat ben zaman kısıtlılığı sebebi ile yalnızca söz konusu bu iki eser üzerine eğildim.
Atina'da Siyasi ve Toplumsal Atmosfer
Öncelikle Antik Yunan'ın tarihsel dönemlendirmelerine ve Platon'un bu tarihsel dönemlerden hangisinde yaşayıp nasıl bir siyasi ve toplumsal atmosferde düşünce ürettiğine bakalım.
Mycenaean Period
Greek Dark Ages until around 800 BC
Archaic Period until Greco-Persian War [800-500 BC]
Classical Period or Golden Age until fall of the Alexander the Great [500-300 BC]
Hellenistic Period until Greece falls to Rome
Bu dönemlendirme çizgisinde Platon klasik dönemde yaşamış bir düşünür olarak karşımıza çıkıyor. Hakeza Sokrates, Sofistler ve Aristoteles de öyle. Platon henüz doğmadan evvel, Yunanlar ve Persler arasındaki savaştan Atina güçlü olarak çıkıyor ve böylelikle altın çağına giriyor. Fakat sonrasında Atina ve Sparta arasında Peloponez Savaşı yaşanıyor. Bu savaş Sparta'nın üstünlüğünü getiriyor. Atina'da demokrasi son bulup bir süre Otuzlar Oligarşisi hüküm sürüyor. Ki şunu da belirtmekte yarar var ki Platon bu oligarşiye bir noktada yakın, Otuzlar yönetiminden bazı isimler ile annesinin akrabalığı var nitekim. Fakat yine de oligarşi yönetimi kendisini kaygılandırıyor. Oligarşi yıkılıp demokrasi tekrar tesis edilince Sokrates idam ediliyor. Bazı kaynaklarda, Plato'un eserlerinde yer yer demokrasiye karşı menfi bir tutum takınmasında da bu arka planın etkisinin olabileceği belirtiliyor.
Sokrates'in Ölümü, Jacques Louis David, 1787.
Akademia ve Sicilya'da Başarısız Girişim
Sokrates'in idamından sonra Platon, Atina'dan bir süre ayrılıyor, çeşitli ülkelere seyahatlerde bulunuyor. Bu seyahatlerinde Pisagorcu düşünürlerle de etkileşime girdiği ve ruhun ölümsüzlüğü fikrini bu etkileşim neticesinde edindiği belirtiliyor. Döndükten sonra 387 senesinde Akademus olarak anılan bir bölgede Akademia'yı kuruyor. "Matematik, astronomi, doğa bilimleri, retorik, mantık, politika ve metafiziğin belli başlı araştırma konuları ya da alanları olduğu okulda, felsefeye yaklaşım tarzı daha ziyade geometri yoluyla gerçekleşen matematiksel bir yaklaşımdı." [1] Bu kurum, MS 529 yılına kadar varlığını koruyacak, bu yüzden oldukça önemli. Fakat şunu belirtmek gerek: Akademia kurulduğu dönemde sofist Gorgias'ın ve Protagoras'ın öğrencisi olmuş İsokrates tarafından tesis edilmiş benzer bir kurum daha vardı. Hatta iki kurumun bir tür rekabet içerisinde olduğu da belirtiliyor kaynaklarda. Her ikisinin de nihai gayesi Atina toplumuna fayda sağlamak ve politikacıyı yahut yöneticiyi yetiştirmek olsa da ikisinin metotları birbirinden oldukça farklı. Ki bu fark, Sokrates ve Sofistler arasındaki farkı andırıyor:
"(...) İsokrates retoriğe dayalı bir eğitim idealini temsil etmekteydi. Platon ise hiç kuşku yok ki felsefi bir eğitim idealinin temsilcisi oldu." [2] "Platon, ünlü metinlerinde, İsokrates'in öğrencilerini 'az bilen' ve felsefe yaptığını 'iddia eden' kişiler olarak betimlerken, İsokrates de kendi bakış açısından Platon'un öğrencilerini uygulama yapamayan kuramcılar olarak küçümsemektedir." [3]
İsokrates'in bu eleştirisinde bir miktar haklılık payı olabilir zira Platon, kendi devlet idealini gerçekleştirebileceği, aktualize edebileceği bir zemini bulur MÖ 367 yılında fakat girişimi maalesef başarısızlıkla sonuçlanır. Bu yıllarda Syrakusa yöneticisi ölür ve yerine genç oğlu Dionysios'u bırakır. O dönemde devlet işleri ile ilgilenen ve Platon'un da yakın arkadaşı olan Dion, bölgeye Platon'u çağırır. Platon, ölen yöneticinin yerine geçecek olan genç yöneticiyi kendi ideal filozof-yöneticisi olma yolunda eğitmeye koyulur fakat çok geçmeden başarısız olur. "Platon'un siyasal sisteminin ilk ilkesi, bir insana, doğru bir bakışla insanlığı yönetme işinde, bilim yöntemleri ve idealar bakımından zihnin tam eksiksiz bir eğitiminden başka hiçbir şeyin uygun olmayacağıydı. Buna uygun olarak, öğrencilerinin eksiksiz bir geometri dersini bitirerek eğitime başlamaları konusunda ısrarcı olmuştu. Dionysios elbette doğal olarak bu hazırlık eğitiminden kısa sürede sıkılmış ve hocalarının denetimine isyan etmeye başlamıştı." [4]
Bu başarısız girişim Platon'un sonraki eserlerindeki tonunu etkiler. Devlet eserinde oldukça idealist ve umutvar iken sonraki diyaloglarında politik ifadelerine daha karamsar bir havanın hakim olduğu belirtiliyor.
MÖ 427 senesinde Atina'da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Platon, MÖ 347 senesinde vefat eder.
Sokratik Diyaloglardan İdealara Platon'un Eserleri
Platon'un eserleri üç dönemlendirme ile ele alınıyor: Gençlik dönemi eserleri ya da Sokratik diyaloglar, Olgunluk çağı eserleri ve Yaşlılık dönemi eserleri.
Gençlik dönemi eserleri; Sokrates'in Savunması, Kriton, Euthyphron, Lakhes, İon, Protagoras, Kharmides, Gorgias, Küçük Hippias, Büyük Hippias, Lysis'i kapsıyor.
Olgunluk dönemi eserleri; Devlet, Şölen, Phaedros, Euthydemos, Meneksenos, Kratylos'u kapsıyor.
Olgunluk ve yaşlılık dönemleri arasında bir geçiş oluşturan diyaloglar; Menon ve Phaidon'dur.
Yaşlılık dönemi eserleri ise Parmenides, Theaetetos, Sofist, Devlet Adamı, Timaios, Kritias, Philebos, Yasalar ve Mektuplar'dır.
Sokratik diyaloglarda genellikle bir erdem üzerinden ilerler diyalog ve nihayetinde konu çözümsüz bırakılır. Bugün okuduğum Euthyphron diyaloğunda da durum aynıdır. Diyalog, dindarlık konusunu ele alır ve sonuçta dindarlığın bir tanımına ulaşılmadan sonlanır.
Olgunluk dönemi diyaloglarında ise artık Platon'un İdealar kuramının belirginleştiğine ve dönemler arasında ilerledikçe Sokrates etkisinin azaldığına şahit oluruz.
Mağara Alegorisi ve İdealar Teorisi
Gençlik dönemi Sokratik diyaloglarından sonra İdealar Teorisi Platon'un eserlerinde gün yüzüne çıkmaya başlar. İdealar teorisinin bir metafor ile özetleyen meşhur Mağara Alegorisi'ni doğrudan Platon'un "Devlet" diyaloğundan okuyalım:
"-Şimdi, dedim, insan denen yaratığı eğitimle aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. Bunu şöyle bir benzetmeyle anlatayım: Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önce boydan boya ışığa açılan bir giriş... İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyorlar ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?
-Getiriyorum.
-Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülüyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor.
-Garip bir sahne doğrusu ve garip mahpuslar!
-Ama tıpkı bizler gibi! Bu durumdaki insanlar kendilerini ve yanlarındakileri nasıl görürler. Ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler, değil mi?
-Ömürleri boyunca başlarını oynatamadıklarına göre, başka türlüsü olamaz.
-Bölmenin üstünden gelip geçen bütün nesneleri de öyle görürler.
-Şüphesiz.
-Şimdi bu adamlar aralarında konuşacak olurlarsa, gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar, değil mi?
-Öyle ya.
-Bu zindanın içinde bir de yankı düşün. Geçenlerden biri her konuştukça, mahpuslar bu sesi karşılarındaki gölgenin sesi sanmazlar mı?
-Sanırlar tabii.
-Bu adamların gözünde gerçek, yapma nesnelerin gölgelerinden başka bir şey olamaz ister istemez, değil mi?
-İster istemez.
-Şimdi düşün: Bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen, her şeyi olduğu gibi görürlerse ne yaparlar? Mahpuslardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. Ona demin gördüğün şeyler sadece boş gölgelerdi, şimdiyse gerçeğe daha yakınsın, gerçek nesnelere daha çevriksin, daha doğru görüyorsun, dersek; önünden geçen her şeyi birer birer ona gösterir, bunların ne olduğunu sorarsak ne der? Şaşakalmaz mı? Demin gördüğün şeyler, ona şimdikilerden daha gerçek gibi gelmez mi?
-Daha gerçek gelir.
-Ya onu aydınlığın ta kendisine bakmaya zorlasak? Gözlerine ağrı girmez mi? Boyuna başını bakabildiği şeylere çevirmez mi? Kendi gördüğü şeyler, sizin gösterdiklerinizden daha açık, daha seçik bulmaz mı?
-Öyle sanırım.
-Onu zorla alıp götürsek, dik ve sarp yokuştan çıkarıp, dışarıya, gün ışığına sürüklesek, canı yanmaz, karşı koymaz mı bize? Gün ışığında gözleri kamaşıp bizim şimdi gerçek dediğimiz nesnelerin hiçbirini göremeyecek hale gelmez mi?
-İlkin bir şey göremez herhalde.
-Yukarı dünyayı görmek isterse, buna alışması gerekir. Rahatça görebildiği ilk şeyler gölgeler olacak. Sonra, insanların ve nesnelerin sudaki yansıları, sonra da kendileri. Daha sonra da, gözlerini yukarı kaldırıp, güneşten önce yıldızları, gökyüzünü seyredecek.
-Herhalde.
-En sonunda da, güneşi; ama artık sularda ya da başka şeylerdeki yansılarıyla değil, olduğu yerde, olduğu gibi.
-Öyle olsa gerek.
-İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. Bütün görülen dünyayı güneş düzenler. Mağarada onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir.
(...)
-Şimdi, sevgili Glaukon, bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Benim nereye varmak istediğimi merak ediyordun ya, işte bu benzetmeyle onu iyice anlamış olursun. Doğru mu, yanlış mı, orasını Tanrı bilir. Herhalde benim düşünceme göre kavranan dünyanın sınırlarından "iyi" ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir." [5]
Platon beden ve ruh, idea yahut form ve duyulur objeler arasında bir ayrıma gider. Duyularımıza ilişen her nesnenin ve nesnenin sahip olduğu güzellik, büyüklük, eşitlik, iyilik gibi niteliklerin esasen bir taklitten ibaret olup hakikati vermediğini söyler. Bu sebeple duyulur dünya idealardan pay almakta, bu dünyaya ait bilgi de sanıdan ibaret olmaktadır. Platon hakikat alanını ise İdealar alemine yerleştirir. Onun ideaları, duyulur dünyada gördüğümüz özelliklerin asıllarının bulunduğu yerdir. Güzellik, Eşitlik, İyilik gibi idealardır kişiyi hakikate ulaştıracak olan. Hem duyulur alemin hem de bu aleme ilişkin bilginin [doxa / kanı] değişken karakterine karşılık İdealar alemi ve bu aleme ilişkin bilgi [episteme] değişmezdir, mutlaktır. Benzer bir yaklaşımla, Platon ruh ve beden arasında da ayrım gözetip ruhun ölümsüzlüğü fikrini savunur. Beden yok olup gidecek, fakat ruh yaşamaya devam edecektir. "Yasalar" diyaloğunda da ruhun bedenden önce geldiğini, tanrının varlığını ispat için ileri sürecektir. Bu yönü ile ruhun bedene hem önceliği hem de üstünlüğü vardır.
Din Üzerine Düşünceleri I: "Euthyphron"
Dindarlık üzerine diyaloğu Sokrates ve diyaloğa adını veren Euthyphron arasında geçer. İki karakter, bir kurum önünde karşılaşırlar. Sokrates orada kendi suçlaması ile ilgili yani bir davalı sıfatı ile bulunmakta iken Euthyphron davacı olarak oradadır. Kendisi kölesinin ölümünden babasını suçlu tutup onu dava etmeye gelmiştir. Euthyphron, bunu din adına yaptığını söyler. Kendisine dinde ileri ve bilgi sahibi görür. Çevresinde de onun babasını dava etmesini tasvip etmeyenler bulunmasına rağmen o, dindarlığın bunu gerektirdiğini düşünür.
Sokrates dindarlık konusunda bu kadar iddialı olan biri karşısında yine bildik sorgulama yöntemine başvurur. Kendisini hiçbir şey bilmeyen ve ondan öğrenmek isteyen biri olarak konumlandırarak Euthyphron'a çeşitli sorular yöneltir. Ana soru dindarlığın ne olduğudur. Zira Sokrates'in suçlanmasında da Meletos, Sokrates'i dinsizlikle suçlamış, dine aykırı fikirleri gençlere öğrettiğini söylemiştir. Sokrates de Euthyphron'dan dindarlığın ne olduğunu öğrenmek, bu şekilde ya Meletos'a karşı kendisini savunmak ya da bundan sonra eğer bir yanlışı varsa ondan dönerek daha bilgece bir yaşam sürmek istediğini belirtir. Ve aralarında dindarlığın neliği üzerine bir diyalog başlar böylelikle.
Diyalog boyunca Euthyphron, dindarlığın dört tanımını vermeye girişir. Her seferinde Sokrates bu tanımların neden tanım olamayacaklarını gösteren soruları ile Euthyphron'u çürütür. Euthyphron'un verdiği ilk cevap, dindarlığı tanımlamaktan ziyade ona bir örnek vermekten ibarettir. Kendisinin babasını dava etmesini bir dindarlık olarak göstererek cevaplar Sokrates'i. Fakat Sokrates ona bir örneğin neden tanım olamayacağını söyler. Ondan dindarlığın özünü vermesini ister. Bu kez Euthyphron, "Tanrıların hoşuna giden dine uygun, hoşuna gitmeyen dine aykırıdır" [6] yanıtını verir. Sokrates bu yanıta iki farklı itiraz yöneltir. İtirazlarından ilki tanrılan çokluğu ve aralarında anlaşmazlık olmasının mümkün oluşuna dayalıdır. Bazı tanrıların hoşuna giden şeyler bazılarının hoşuna gitmeyebilir. Bu durumda bazı eylemler hem dine uygun hem de dine aykırı hale gelir. Fakat Sokrates sadece dine uygun olanları ondan istemektedir. Bunun ardından Sokrates bu itirazın peşine gitmez, bütün tanrıların ortak bir yargıda karar kıldığını farz ederek ikinci itirazını ileri sürer. Bu itiraz etken ve edilgen ayrımının öncelik ve sonralığına dayanır. Tanrıların hoşuna gitmesi, ortada onların hoşuna gidecek bir şeyin varlığını gerektirir. Öncelik hoşuna gidileninken sonralık hoşuna gitme durumundadır. O halde Tanrıların hoşuna gitmesinden yola çıkarak hoşuna gidileni kanıtlamak bu öncelik sonralık ilişkisini tersine döndürür.

Euthyphron, sonrasında üçüncü tanımını ileri sürer ve "Bence doğrunun dine uygun olan parçası tanrılara borçlu olduğumuz hizmettir, bakımdır. Diğer bakımlar, yani insanlarla ilgili olanlar doğrunun bir başka parçasını oluşturur" der. Fakat bu savı çürütmek de oldukça kolay olur Sokrates için. Bakımın ne olduğunu düşünür önce sokrates. Bakım her zaman bakım verilenin faydasına, yararına olur. O halde Tanrılara hizmet ederek biz onları daha iyi bir konuma getirip onlara yarar mı sağlıyoruz diye sorar Sokrates. Bu da tabii ki her şeye gücü yeten bir Tanrıya yakıştırılamayacak bir acziyettir. Sonrasında Euthyphron dördüncü tanımını ortaya koyar: "Dua ederek ve kurbanlar sunarak tanrıların hoşlarına gidecek şeyleri söylemek ve yapmak dine uygundur." [7] Sokrates, buna göre dindarlığın tanrılarla yapılan bir alışveriş olduğunu dile getirir. İnsan tanrılara dua ve kurban sunarken tanrı da insana isteklerini vermektedir. Fakat dua ve kurbandan bir yararı olması gerekir tanrıların. Ve bu durum da tanrının tanrılığına halel getirir. Nihayetinde bu tanım da hatalıdır. Fakat Euthyphron, Tanrıların elbette dua ve kurbanlarla bir şey elde etmediklerini bunların yalnızca Tanrıların hoşuna giden şeyler olduğunu dile getirir. Ve bu da ikiliyi başlanan noktaya, başta çürütülmüş olan dindarlığın tanrıların hoşuna giden şey olması tanımına geri getirir. Euthyphron nihayetinde Sokrates'in istekli olmasına karşın daha fazla konuşmak istemez ve Sokrates'in yanından uzaklaşır.
Euthyphron, Platon'un Sokrates'in Savunması ve Kriton diyalogları ile birlikte bir üçlemeyi oluştururlar. Sokrates'in yargılanma sürecinin çeşitli safhalarını temsil eder her biri. Euthyphron'da Sokrates, henüz kendisinin suçlanmış olduğunun bilgisine sahiptir, Sokrates'in Savunması davayı anlatır, Kriton ise Sokrates'in yargılandıktan sonraki son anlarını konu edinir.
Ahlakın ya da dindarlığın tanrının emrinden gayrı bir temelinin olması gerektiği sonucuna varıyor aslında Sokrates. Bu da ahlakın tanrıdan bağımsız bir varlık alanının olduğu sonucuna götürüyor bizi. Elbette bu noktada mevcut dünya görüşündeki çok tanrılı sistem etkili oluyor. Çünkü çok tanrılı sistemde Sokrates bir tanrının hoşuna gidenin diğerinin hoşuna gitmeyeceğini, o halde bazı işlerin hem iyi hem kötü olabileceğini söylüyor. Bu ise arzu ettiği dindarlık tanımı ile çelişiyor.
Din Üzerine Düşünceleri II: "Yasalar" (Nomoi)
Yasalar, Platon'un son yapıtıdır. Platon bu kitapta "ideal yönetim biçimine ulaşma yolu üzerinde durmaktadır." [8] Cinayet, dinsizlik, mülkiyet, eğitim, askerlik, evlilik gibi pek çok konuyu ele alır. Platon'da yasa, akıl ile sıkı ilişki içerisinde ele alınır. Nitekim akıl ve yasanın Antik Yunan'da karşılığı olarak kullanılan kelimeler arasında sıkı bir ilişki vardır. Akıl, "nous" demekken, yasa ise "nomos" kelimesi ile ifade edilir.
Platon, dinsizlik suçunu üç farklı noktadan ele alır. Tanrıya inanmamak, Tanrının insanın işlerine kayıtsız olduğuna inanmak, Tanrının sunak ve adaklarla kandırılabileceğine inanmak. Bu üç dinsizlik çeşidinin de cezalandırılması gerektiğini söyler, ayrıca bu üç dinsizlik çeşidini de aklen çürütmeye girişir.
Platon'un Teolojiye Tesiri
İlk sistem kurucu olarak Platon hem öğrencisi Aristoteles yolu ile hem de doğrudan kendi düşüncesi yolu ile bütün bir felsefe tarihini etkilemiştir. Postmodern döneme geldiğimizde dahi filozoflar kendilerini Platon'a karşı bir tavır alarak konumlandırmışlardır. Yüzyıllar geçse de Platon'un ortaya koyduğu sorular, insan için hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
Sunum konum Platon ve Din Felsefesi olduğu için Platon'un özellikle kendisinden sonra gelen teolojik düşünceyi nasıl etkilediğine dair "Religious Platonism" kitabından notlar aktarmak niyetindeyim bu bölümde. Platon sahiden de Tanrı ile ve dindarlık ile ilgiliydi. Maddeci bir görüş ortaya koymaması ve tabiatüstü bir alemin varlığından bahsetmesi onu dini düşüncelere yaklaştırıyordu ister istemez. Tüm tek tanrılı dinlerin bilginleri de Platon'un düşüncesinde kendi teolojilerini geliştirebilecekleri verimli bir toprak bulmuşlardır.
Feibleman, kitabında Platon'un dinlere yaptığı tesirin doğrudan kendi düşünceleri yolu ile olmadığını söyler. Buna göre; Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman bilginlerin Platon'dan yararlanması, Neoplatonism denen esasen Platon'un orijinal haline pek bağlı kalmayan, Platon'un Philo tarafından geliştirilmiş Helenistik versiyonu ile olmuştur. Philo, yahudilik ile platonismi birleştirerek, fakat dine, vahye akıl önünde daha üstün bir konum vererek neoplatonismi kurmuş, sonrasında aynı usulü Hıristiyan düşüncesinde Augustine ve İslam düşüncesinde Farabi takip etmiştir. Haliyle Platon'un dinler üzerine tesiri, ya da dindar bilginlerin Platon'u alımlayışı doğrudan olmayıp neoplatonism yolu ile olmuştur.
Feibleman, Platon'a saf hali ile dönebilmenin ancak 18. yüzyılda mümkün olduğunu söylüyor kitabında. Rönesans'ta dahi, Platon'un asıl metinlerine ilgi olsa da neoplatonismin etkisi halen baskındır.
Bunun haricinde burada incelediğim Euthyphron ve Yasalar diyaloglarından belki din felsefesinin tartışma konularına girebilecek birkaç başlık bulmak da mümkün. Örneğin Euthyphron diyaloğunda Sokrates'in dindarlığı "tanrının hoşuna giden şeyleri yapmak" şeklinde tanımlamanın karşısında dururken, esasen ahlakın dinden bağımsız bir temelinin olup olmadığı sorusunu hatırlatır. Ki Sokrates ya da Sokrates'in ardında konuşan Platon, diyalogda hiçbir konuda kesin yargıya varmasa da, karşı çıkışlarından ahlakın dinden bağımsız bir temelinin en azından mantıken olması gerektiğini savunur görünür. Euthyphron ikilemi olarak da geçen bu konu ilahi buyruk teorisi çerçevesinde tartışılmış çeşitli mecralarda ve bu ikilemin monoteistik dinler için problem teşkil etmediği, yalnızca Platon'un da içinde yaşadığı politeistik dinler için problem yani bir ikilem teşkil ettiği söylenmiş.
İkinci nokta Yasalar'da Platon'un tanrının evren ile ilişkisine yönelik düşünceleri ile ilgili. Platon, Yasalar diyaloğunda dinsizlik kapsamına giren üç suç koyar ortaya: Tanrıya inanmamak, Tanrının dünya ve insan işleri ile ilgilenmediğini düşünmek, Tanrının sunaklarla, adaklarla kandırılabileceğini sanmak. İkinci konu, deizm konusuna giriyor eğer yanlış yorumlamıyorsam. Platon, Tanrının dünya işleri ile de ilgilendiğini, her şeye gücü yeten bir tanrının küçük şeylerle ilgilenmekten yüz çevirmesinin onun kadirliğine halel getireceğini söyler. Platon, Tanrının varlığını ise ilk neden argümanı ile açıklar. Bu hareket ettirici bir ilk nedendir. Bu da teistik delillerden biri ile ilişkilendirilerek, din felsefesi kapsamında düşünülmeye müsaittir sanıyorum.
[1]: Euthyphron, sf. 12.
[2]: Euthyphron, sf. 13.
[3]: Platon, Alfred Edward Taylor, sf. 21.
[4]: Platon, Alfred Edward Taylor, sf. 23-24.
[5]: Devlet, Platon, sf. 231-235.
[6]: Euthyphron, sf. 46.
[7]: Euthyphron, sf. 62.
[8]: Yasalar, sf. 32.
Faydalanılan Kaynaklar:
Devlet, Platon, Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025, İstanbul.
Euthyphron, Platon, Eski Yunancadan Çeviren: Furkan Akderin, Say Yayınları, Dördüncü Basım, 2023, İstanbul.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Bilgi Yayınevi, İkinci Basım, 1967, Ankara.
Platon, Alfred Edward Taylor, Fol Yayınları, İkinci Basım, Eylül 2021, Ankara.
Platon - Toplu Diyaloglar I, Eos Yayınevi, Kasım 2007, Ankara.
Platon'un Tanrı Anlayışı, Ekrem Sevil, Birey Yayınları, Mart 2007, İstanbul.
Religious Platonism, James K. Feibleman, Routledge, 2013.
Yasalar, Platon, Kabalcı Yayınevi, Üçüncü Basım, Nisan 2007, İstanbul.
Comments
Post a Comment