Aklını sonuna kadar zorlayan bir canlı çıktı günün birinde yeryüzünde. Bir dal buldu. Sayılar, rakamlar, şekiller. Sonsuzdu. Zamanın ve mekanın üzerinden geçmediği, değmediği bir yerdi burası. Adeta hazine hükmünde. Zaman içinde zamansızlık. Mekan içinde sonsuzluk.
Rakamları, şekilleri büyüttü, büyüttü, büyüttü. Acıya merhem kıldı. Ölüme çare.
Acı mı? Sahi acı var mıydı? Acı, daha fazlasını isteyen canlıya verilmiş bir ceza değil miydi?
Diğer tüm canlılar nasıllarsa öyle yaşamışlardı. Gözlerini sağa sola çevirmemiş, artlarına bakmamış, sudaki yansımalarından etkilenmemişlerdi. Ama işte bu garip, diğerlerinden ayrıksı duran, şurada ileride ötekilerin arasına karışmaktan imtina eden canlı büyükleniyor, büyükleniyor; zihnindeki matematik dünyaya hayran oluyordu.
Evet, sonsuzluğun yolu bulunmuştu. Yadsımaktan geçen bir yol. Kaybetme korkusuna, bir kez daha iyisini tadan canlının yoksun kalma korkusuna dayanan bir yol.
O canlı, elleri ile kördüğüm ettiği ipi çözemiyor. İnsan diyorlar ona.
yirmi bir ocak iki bin yirmi dört
Comments
Post a Comment