İnsan garib bir mahlûktur: Gözleri önünde geçen şeyleri görmek istemez de uzaklarda olmadık şeyleri görmeğe çalışır. Kendi içinin, mahrem duygularının farkında olmaz da başkalarının içini görmek ister. Her günlük halleri bilmek dururken ekseriya fevkalâde hallerin peşinde koşar. Günlerce birçok şeylere sıkılır, bir takım şeylere içlenir. Bunların hakikî ve yakın sebeblerini ararken muhayyilesine kapılarak uzaklara, pek uzaklara gider. Nefsini sık sık yoklamak, kendisini tartmak ve sarsmak ister, fakat çok geçmeden lâkaydilikle otomatizm arasında sallanır.
İçimizle hasbıhal etmek, onunla hemhal olmak yalnız kendimizi tanımak için değil, ayni zamanda insanlara da hulûl etmek için lâzımdır. Beşerî ve orijinal bütün edebiyatların bu kaynaktan beslendiklerini ve bu kaynağın nesillerce devam etmiş nefis muhasebesinden fışkırdığını söyliyebiliriz. Filhakika doğrudan doğruya temas edilmemiş, kendimizde kontrol edilmemiş hisler yakinen bilinemez; onların dışında ve etrafında dolaşmak da onlara hulûl etmiş olmak vehmini vermekten ibaret kalır.
Çocuklarla otomat ve lâkayıdları bir tarafa bırakalım, hergünkü hayatımızda bir nehir gibi içimizden mütemadiyen akan bu kaynak küçük dalgacıklarile şuurumuzun kıyılarına çarparak bizi olmadık ve bilinmedik tahassürlerle boyar, fakat bütün bunlardan haberimiz olduğu anlar pek nadirdir. Halbuki bunlar biizm en mahrem hayatımız, en hakikî hislerimiz, sürekli oluşlarımızdır.
Ruhumuzun asil kumaşı da bu oluşlarla örülürken onda beyhude yere muayyen renk ve muayyen nakışlarda dokunmuş bir örgü aramaktayız. Halbuki gökyüzünün her an çeşitlenen renkleri, mütemadiyen şekillenerek kayıp giden bulutları, denizlerin birbirlerini kovalayan dalgaları gibi ruhlar da renkten renge, şekilden şekle girer ve mütemadiyen akar. Her an aldığı tesirlere karşılıklar verir. Hava dalgalarile oynaşan bir deniz sathı gibi iç ve dış âlemden aldığı tesirlerle ürperişler geçirir. Bunları kovalamak, diri diri yakalamak özlü ve içli yazılarda ne kadar çok görülür. Romancı ve şairlerde hayranlıkla karşılanan bu mazhariyet her yazı meraklısı için kazanılması icab eden bir melekedir.
Nasıl ki pazar günlerinde duyduğum ve bir çoklarının da duydukları halde farkına varmadıkları müphem ve tarif edilmez sıkıntılar vardır, bunların baskıları altında yazılan bu satırlar beni de onların akışlarından bir şeyler çalmağa sevkediyor.
Çok kere meşakkatli ve sıkıntılı bulunduğumuz gündelik işlerin bir hafta sonunda ruhlara yığdığı bezginlikler bize pazar günlerini, çocuklar kadar sevinçle olmasa bile, bir huzur ve istirahat ümidile bekletir. Gafil bir saffetle beklendiği için gelmesile birlikte bizi mutlaka eğlendireceği zannolunur. Çabuk bitmemesi, sevinç ve eğlencelerle geçmesi istenir. Bununla beraber <<bugün de geçti>> diye çok kere esefler edildiği olur. Halbuki içimize, derin benliğimize sorar ve onu dinlemesini bilirsek pazar günlerinin bütün ümidlerimiz hilâfına ekseriya boş ve manasız geçtiğini, bazan da dünyalar kadar sıkıldığımızı anlarız. O halde pazar gününü, haftanın diğer günlerinden ayıran bir başkalık olacak ve onun bizde tevlid ettiği hayal sukutları bu hususiyetin verdiği tesirlerden gelecektir.
Bir zamanlar hakikati ellerine tuttuklarına inanılmış semavî dinlerin an'anelerine bağlı olan hafta tatilleri ne yazık ki eski ruhaniyetini çoktan kaybetmiştir. Pazar günlerindeki, sıkıntı ve melâllerde bu kayboluşun da bir hissesi olmak mümkündür. Çünkü bir zamanların lâhutî havası içinde uhrevî kokusile yaşadığımız bir gün artık değişmiş ve birbirlerini kovalayan günler arasında bir boşluktan, aylaklığa davet eden bir günden ibaret kalmıştır. Şekilden şekle giren ve hakiki çehresinin kavranması güç olan sıkıntılar arasında pazar gününün kasveti, sebebi bilinmiyen bir kesel halinde içlere çöker, kendimizi avunduracak şeylerin peşine düşülmek istenir. Filhakika bu boş, kararsız ve kasvetli gün nasıl geçecek; nereye gidilecek, ne yapılacak endişesile komşuları çıkarılmış, kendi haline salınmış, ne yapacağını bilemiyen bir hayvan başıboşluğu içinde dörtyol ağzına gelmiş inekler gibi etrafı koklamak, eğlendirecek, boş vaktinizi dolduracak ufuklar aramak lâzım gelir. Fakat meslek itiyadlarımız buna mâni olur, gene eski meşgalelere çekmek ister. İşimize gidemez; sıkılmak vehmile evde kalmaktan da korkarız. Ne pahasına olursa olsun bir eğlence bulmak ümidile sıkıntımızı avutmak yollarını ararız. Bu boş günün boş ümidlerini bir türlü silkip atamaz; pazar olduğunu unutamayız. Aldatıcı uğultularını uzaklardan gelen bir aylaklık müziği gibi dinlemekle kalarak olduğumuz gibi ve kendi halimizde duramayız. Muhakkak o güne mahsus bir vakit geçirmek ümidile sokağa fırlarız: Beşerî komedyanın bütün aktörleri de bizim gibi yapmışlardır. Bütün bir hafta bir mana taşıyan yüzler, işler adımlar, ruhlu tavırlar, endişeli alınlar, parlak gözler şimdi değişmiştir: Yüzler ablak, gözler sönük, omuzlar düşük, adımlar sarsak, gülüşler çatlak, vücudlar gevşektir.
Aman yarabbi! Ne kasvetli, ne hazin kalabalık, ne büyük değişiklik!
Ertesi gün gene sokaktasınız. O acayib tablo şimdi tamamile değişmiştir. Yüzler tekrar eski hallerine gelmiş, vücudlar gerilmiş, hırslar uyanmış, kafalar işlemeğe başlamış, gözler parlamıştır!
Belli ki boş gün gitmiş, dolu gün gelmiş: İçler tekrar dolmuş, her şey yoluna girmiş, koşumlar takılmış, iş hayvanı tekrar dirilmiştir!
Demek ki insan işle canlanıyor, ve işten ayrıldığı gün bir tiryaki gibi muvazenesini kaybediyor, kasvetli ve manasız bir hal alıyor, aptallaşıyor. Halbuki işi cefa zanneden ve saadeti keyifte sanan bu garip mahlûk işin dışında ne çirkin bir hayvan haline geldiğinin farkında değildir. Pazar günlerinin boğucu kasveti ona sanki her hafta <<Sen bir iş hayvanısın, saadetin işdedir>> demek istiyor gibidir.
Kaynak: Tunç, M. Ş. (1943). İnsan ruhu üzerinde gezintiler (s. 218-220). Cumhuriyet Matbaası.
***
tahassür: hasret çekme, çok istenen ve ele geçirilemeyen bir şey için yanıp yakılma.
tevlid: meydana getirme, yol açma.
lâhutî: ilahi.
kesel: gevşeklik, uyuşukluk, tembellik, üşenme.
***
Görsel: Patricia Geagea

Comments
Post a Comment